İnternette Kendi Küçük Köşene Sahip Olmak

İnternetle uzun zamandır iç içeyim. Yıllar içinde siteler değişti, platformlar değişti, alışkanlıklarımız değişti. Bir dönem forumlarda yazdık, sonra bloglar çıktı, ardından sosyal medya neredeyse bütün interneti içine aldı.

Bugün çoğumuz internetteyiz ama aslında internetin bize ait çok az kısmı var.

Instagram’da bir profilimiz var. X’te bir hesabımız var. YouTube’da kanalımız, LinkedIn’de sayfamız olabilir. Fakat bunların hiçbirisi gerçekten bizim değil. Bir şirketin platformunda, o şirketin koyduğu kurallar çerçevesinde bize ayrılmış küçük alanları kullanıyoruz.

Hesabımız kapanabilir.

Algoritma değişebilir.

Yıllarca ürettiğimiz içerikler bir gün kimsenin karşısına çıkmamaya başlayabilir.

Kullandığımız platform tamamen gözden düşebilir.

Ve bizim bütün dijital varlığımız, verdiğimiz hiçbir karar olmadan değişebilir.

Bana garip gelen tarafı da bu.

İnternetin başlangıçtaki en güçlü fikirlerinden biri merkezi olmamasıydı. Herkes kendi sitesini kurabilir, kendi sayfasını yayınlayabilir ve başka sitelere bağlantı verebilirdi. Birilerinin izin vermesine gerek yoktu.

Bugün ise internette dolaşırken birkaç büyük platformun içinde dönüp duruyoruz.

Sosyal Medyada Ev Sahibi Değiliz

Sosyal medya kullanmayı bırakmak gerektiğini düşünmüyorum. Aksine insanlara ulaşmak, paylaşmak ve iletişim kurmak için son derece kullanışlı.

Ama sosyal medya ile kişisel bir internet sitesini aynı şey olarak görmüyorum.

Sosyal medya biraz kiralık eve benziyor.

Evi güzelce döşeyebilirsiniz. Duvarlara istediğiniz şeyleri asabilirsiniz. İnsanları davet edebilirsiniz. Fakat anahtarın asıl sahibi siz değilsiniz.

Kendi internet siteniz ise farklı.

Alan adı sizin.

Yazılar sizin.

Arşiv sizin.

Tasarım sizin.

Neyi yayınlayacağınıza, neyi kaldıracağınıza, hangi konudan diğerine geçeceğinize siz karar veriyorsunuz.

Üstelik bir algoritmaya sürekli kendinizi hatırlatmak zorunda değilsiniz.

Bugün bir yazı yazarsınız. Belki on kişi okur.

Üç yıl sonra birisi Google’da arama yapar ve aynı yazıya ulaşır.

Sosyal medyada birkaç saat içinde kaybolacak bir düşünce, kendi sitenizde yıllarca yaşamaya devam edebilir.

Her Şeyin Bir “Niş” Olması Gerekmiyor

Bugünkü internetin bana tuhaf gelen taraflarından biri de herkesin bir kategoriye sıkıştırılmaya çalışılması.

Bir internet sitesi açacaksanız hemen şu sorular geliyor:

“Nişin ne?”

“Hedef kitlen kim?”

“Hangi anahtar kelimeyi hedefliyorsun?”

“Bu içerik para kazandırır mı?”

Bunların hepsi profesyonel bir yayın için anlamlı sorular olabilir.

Ama insanın internette bulunmasının tek nedeni para kazanmak ya da bir kitleyi büyütmek olmak zorunda mı?

Bazen insan yalnızca yazmak ister.

Bir gün coğrafya hakkında yazar.

Başka bir gün okuduğu bir kitap hakkında.

Sonra yıllardır aklında kalan bir şarkıyı anlatır.

Bir geziyi kaydeder.

Eski bir fotoğrafın hikâyesini yazar.

Teknolojiyle ilgili bir şey paylaşır.

Belki de hiçbir kategoriye tam olarak uymayan bir düşüncesini bırakır.

Çünkü insanın kendisi zaten tek bir nişten oluşmuyor.

Kişisel bir internet sitesinin sevdiğim tarafı tam olarak bu: Konu değiştirmek için kimseden izin almak gerekmiyor.

İnternette Bağımsızlık Ne Demek?

Buradaki bağımsızlığı biraz yanlış anlamamak gerekiyor.

Kendi sitenizi açınca internetin bütün kurallarından kurtulmuyorsunuz. Hosting şirketiniz var, alan adı kayıt şirketiniz var, arama motorları var, teknik altyapılar var.

Tam anlamıyla bağımsız bir ada değilsiniz.

Ama en azından merkezin biraz dışına çıkıyorsunuz.

Bir sosyal medya şirketinin algoritması, yazının değerini belirleyen tek şey olmuyor.

Takipçi sayınız, düşüncenizin ağırlığına dönüşmüyor.

“Beğeni” sayısı yazının iyi olup olmadığına karar vermiyor.

En önemlisi de içeriklerinizi kronolojik bir akışın içinde kaybetmiyorsunuz.

Bir arşiv oluşturuyorsunuz.

Bence internet özgürlüğünün küçük ama önemli parçalarından biri bu.

Kendi dijital arşivine sahip olmak.

Eski İnternet Biraz Daha Dağınıktı

Eski interneti gereğinden fazla romantikleştirmek istemiyorum. Yavaş bağlantılar vardı, kötü tasarlanmış siteler vardı, her yerde yanıp sönen yazılar ve anlamsız sayaçlar vardı.

Ama bir özelliği güzeldi.

Dağınıktı.

Bir siteden başka bir siteye bağlantılarla geçerdiniz. Karşınıza ne çıkacağını tam olarak bilemezdiniz. Bir insanın kişisel sayfasına girer, yıllardır güncellenmemiş bir yazısını okuyabilirdiniz.

Sitelerin birbirinden farklı karakterleri vardı.

Bugün internet teknik olarak çok daha gelişmiş ama görsel olarak birbirine benzeyen birkaç büyük platformun içinde yaşıyoruz.

Aynı kutular.

Aynı profil fotoğrafları.

Aynı takipçi sayaçları.

Aynı sonsuz kaydırma hareketi.

Kişisel siteler bu nedenle bana hâlâ önemli geliyor.

İnterneti biraz daha dağınık, biraz daha insani ve biraz daha kişisel hale getiriyorlar.

Küçük Olması Sorun Değil

Bir kişisel sitenin milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilmesi gerekmiyor.

Belki yüz kişi gelir.

Belki bir yazıyı yalnızca birkaç kişi okur.

Bunda yanlış bir şey yok.

İnternet bizi sürekli rakamlarla düşünmeye alıştırdı.

Takipçi.

Gösterim.

Etkileşim.

Tıklama.

İzlenme süresi.

Oysa bazen internette küçük bir köşeye sahip olmanın değeri ölçülemiyor.

On yıl önce yazdığınız bir yazıyı tekrar okumak bile yeterli olabilir.

Geçmişte ne düşündüğünüzü görmek.

Neye ilgi duyduğunuzu hatırlamak.

Yıllar boyunca oluşan kişisel bir arşive bakmak.

Böyle düşündüğümde internet sitesi yalnızca başkalarına yayın yaptığım bir yer olmaktan çıkıyor.

Biraz da kendim için tuttuğum dijital bir kayıt haline geliyor.

Burası Benim Küçük Köşem

Belki kişisel siteleri sevmemin nedeni de bu.

Sosyal medyada bulunabilirsiniz. Video paylaşabilirsiniz. İnsanlarla iletişim kurabilirsiniz. Bunların hiçbirinden vazgeçmek gerekmiyor.

Ama bütün dijital hayatınızı başkalarının platformlarına bırakmak zorunda da değilsiniz.

İnternette size ait küçük bir yer olabilir.

Adresini sizin seçtiğiniz.

Duvarlarını sizin boyadığınız.

Ne konuşulacağına sizin karar verdiğiniz.

Bugün çok ziyaret edilir, yarın hiç edilmez.

Bir yazı çok okunur, başka biri kimsenin dikkatini çekmez.

Fark etmez.

Çünkü asıl mesele her zaman görünür olmak değil.

Bazen yalnızca kendinize ait bir yerinizin olduğunu bilmek yeterlidir.

İnternet devasa bir yer.

İnsan yine de orada kendine ait küçücük bir köşe isteyebiliyor.

Ben istiyorum.

Bir Cevap Yazın

Kamil Uğraş Türkoğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin